Korku diliyle şekillenen toplum ve sonuçları

Kitap ve İnsan - kitapveinsan.com

 

…Ne var ki şark kültüründe birey, Turgay Bostan’ın ifadesiyle, “tek başına bir hiç”tir.

Tek başına hak arayamaz. Kendi aklı ve fikri doğrultusunda söz söyleyip görüş beyan edemez. Daima bir gruba, cemaate, tarikata, şeyhe ittiba ihtiyacı duyar. Mutlaka bir referans mercii peşinde koşar.

En büyük korkusu kendi sürüsünü kaybetmektir. Aradığı huzuru sürüsünde bulur. Sürü başı ne derse ve nereye giderse ona razı olur. Sürüsüyle yürür, sürüsüyle büyür. Sürüsüyle kükrer, vurur, kırar, döker.

Ezberlerinin bozulmasını sevmez. Alışılmışın dışına çıkmak kendisini ürkütür. Ben oturayım, birileri benim yerime arayıp bulsun, getirsin ister. Sürüye katılanın en iyi bildiği iş gayba taş atmaktır.

Bilgiyi aramak, okumak, yeni keşiflere yelken açmak onun için çok zor ve zahmetli bir iştir. Değişimden korkar. Kolay kolay hayır diyemez. Bu yüzden, yalan dolana çok ihtiyaç duyar.

Korku dilini pek sever. Bu dille aklı ve hür düşünceyi katleder. Korku dili ikiyüzlü davranmaya, kindarlığa, kalleşliğe, iftiraya ve fitneye sürükler. Korku diliyle şekillenen bir toplumdan ne bilim adamı ne düşünür çıkar. Bu dilin hâkim olduğu toplumsal ve kültürel vasatta eyyamcı aydınlar, nemelazımcı akademisyenler cirit atar.

Şark toplumlarındaki cemaat yapılarında din çoğunlukla bireyi tahakküm altına alıp sürüye katma maksadıyla kullanılan bir baskı aracından ibarettir.

Dindeki Allah’a teslimiyet emri söz konusu yapılarda Allah tarafından seçilip yetkilendirildiğine inanılan insanlara mutlak itaat ve teslimiyet olarak tercüme edilir. Yine bu yapılarda kendilerinin inandığı şeylere Allah’ın da inandığı zannedilir. Hatta Allah adına konuşulurken Allah’ı teslim almaya yeltenilir.Öte yandan, Allah’a itaat gibi kullara da itaat dinî bir vecibe hâline getirilir. İşte bu durum bireyin kendi benliğinden vazgeçip sürüye katılmasını kaçınılmaz hâle getirir.

Bir insanın kendi benliğinden vazgeçmesi için onun bireysel kimliğinden ve kendine özgü farklılıklarından sıyrılması gerekir. Bunu sağlayacak en etkili yöntem, kişiyi kolektif bir kimlik içinde asimile etmektir.

Kişinin kendi benliğini sürüye katmasına, geleneksel dinî gruplardaki “karizmatik lider kültü” ve “lidere mutlak itaat” anlayışı eklendiğinde ferdiyet olgusu ve fert olma şuuru buharlaşıverir. Dinî grup ve cemaatlerde karizmatik liderin “Allah dostu” olarak kabul edilmesi ve kendisine atfedilen yüksek manevi mertebesiyle ilintili çok özel güçlere ve imtiyazlara sahip olduğu düşüncesi hâkimdir. Bu düşünce Allah dostu kabul edilen lider ile Allah arasında zımnî bir özdeşlik bulunduğu vehmini üretir. Çünkü liderin Allah ile sürekli irtibat hâlinde olduğu kabul edilir. Dolayısıyla onun görüşleri “Allah’ın sözcülüğü” olarak değerlendirilir. Bu yüzden, bir dinî cemaatin müntesibi ile o cemaatin lideri arasındaki ilişkiler, Allah’ın sözcüsü ile zavallı bir kul arasındaki ilişki olarak telakki edilir.

***

Hoffer’in tespitiyle, bir insanı savaşmaya ve ölmeye hazır duruma getirme tekniği, o insanın kişiliğini bedeninden ayırmaktan ibarettir. Yani onun kendi gerçek kişiliğine sahip olmasını önlemek, dolayısıyla sürünün bir parçası hâline getirmektir. Bu işlem, söz konusu insanın kapalı kolektif bir topluluğun içinde eritilerek o topluluğa uydurulmasıyla, ona hayali bir kişilik tanımak yoluyla, şimdiki zamanın küçümsenmesini ona aşılamak ve ilgisini henüz mevcut olmayan şeylere kaydırmak yoluyla, onunla gerçek arasına bir perde (öğreti) germek yoluyla, ihtiraslar enjekte ederek o kimse ile nefsi arasındaki dengeyi önlemek yoluyla yapılabilir…

Dış dünyada gidecek bir yeri kalmayan ve kendisini grup dışında sudan çıkmış balık gibi algılayan cemaat üyeleri için mutlak itaat, var olmanın yegâne imkânı hâline gelir.

Kişi var oluşunu sadece koşulsuz itaat ve ittibaya bağladığında sorgulama, gerçekliği sınama, duygudaşlık/empati kurma gibi becerilerin kullanımı azalır ve cemaate uyum hayattaki en önemli düstur hâline gelir. Bunun bir adım sonrasında, meczup gibi davranmak ve cinayet/katl talimatlarına harfiyen uymak işten bile değildir.

Prof. Dr. Mustafa Öztürk, 17.11.2018