İslam’ın kayıp şehri: El-Muhtare

Kitap ve İnsan - kitapveinsan.com

Bu makalede İslam’ın öteki yüzünden yani aykırı tarihinden bir “fekku ragabe” (kölelere özgürlük!) çığlığının hikâyesini okuyacaksınız…

Kuran’ın daha ilk surelerde (Beled; 90/13) tutuşturduğu o ateşe yanan zenci kölelerin; İslam tarihinin Spartaküslerinin o coşkulu, bir o kadarda acılı, ibret dolu hikâyesi… Bir kez daha “tarih ibret alınsaydı hiç tekerrür eder miydi” dedirten, o büyük öfke, isyan ve başkaldırı günleri…

Çalıştırıldıkları şeker kamışı ve pirinç tarlalarının ortasında kan, ter ve gözyaşıyla kurdukları özgürlük kentinin (el-Muhtare) düşüşü ve haritadan silinişinin ibret dolu hikâyesi…

İmparatorluk tarihçilerinden, haklarında “asi, zındık, anarşist, kâfir, servet düşmanı” yaftalamalardan başka bir şey duyulmadı. Çünkü bütün kaybedenler gibi onlar da tarihe “yenilmiş asiler” olarak geçti. Ancak “yenilmiş asilere” çiçek sunmak borcumuz…

***

Bundan 1147 yıl önce… Hicri 250, miladi 863 civarı… Hz. Peygamber’den 250 yıl kadar sonraları… Abbasi İmparatorluğu’nun zirvede olduğu yıllar…

Bu yıllara gelinceye kadar Emevilere ve ardından Abbasilere karşı yüzlerce isyan olmuş, köle isyanları ise onlarca… “Zenc hareketi” bunların en sonuncu ve kapsamlı olanı, diğerlerini geçiyoruz

“Zenc” kelimesi Etiyopyalı ve Habeşistanlı anlamına gelen Zeng kelimesinin Farsça’ya Zenc olarak geçmesinden türetilmiş. Buradan da Zengibar denilmiş. Abbasi tarihçileri genellikle Zenc diye yazdıkları için Zenc hareketi olarak geçiyor… Hind kökenlilere Zutt, Pers asıllılara da Esavira demişler. Şehirlerde yaşadıkları varoşlara da Ahmas adını vermişler. İşte konumuz Abbasilere 14 yıl kök söktüren bu Zenc hareketi …

***

Önce hareketin ekonomi-politiğinden başlayalım. “Şattu’l-Arap su yolu” kelimesini İran-Irak savaşında çok duymuşşunuzdur. Dicle ile Fırat nehirlerinin Basra körfezine dökülmeden önce birleşip 193 kilometre boyunca aktığı yere deniyor. Şatt sahil, kıyı demek, Şattu’l-Arap da Arap sahili, kıyısı oluyor. Buralara daha önce Şatt-ı Osman (Osman’ın kıyıları) deniyordu. Çünkü bu topraklar Halife Osman zamanında Osman b. Ebi’l-As es-Sakafi’ye ikta olarak verilmişti.

Hz. Osman, kendinden önceki Hz. Ömer’in toprak politikasında iki önemli değişiklik yaptı: Kureyş’in Medine dışına çıkamayacakları ve toprak sahibi olamayacakları yasağını kaldırdı…

Yasağın kalkması ile birlikte Emevî oğulları gözünü Basra körfezindeki bataklık arazilere diktiler. Buralar bataklık olduğu için ölü arazi (mevat) hükmündeydi. Bu nedenle de vergi olarak onda bir (öşür) alınıyordu. Bu bataklıkları kurutma ve ekilebilir hale getirmek için, önce savaş ganimetlerinden elde ettikleri gelirleri devletten takasla buralara yatırdılar. Yani ölü hazine arazilerini savaş ganimetleri karşılığı mülkiyetlerine geçirdiler. Hz. Osman’ın izin verdiği buydu.

Bu bataklıkları kurutmak yani ıslah ve ihya etmek için de Afrika’dan köle getirdiler. Köleleri yoğun emek isteyen bataklıklarda ağır şartlarda çalıştırarak oraları çiftlik arazisi haline getirmek istiyorlardı. Böylece büyük “Bahçe sahiplerinden” olacaklardı.

Böylece geniş toprak sahibi ailelerin ortaya çıkmasının önü açıldı. Sonraki iki asır boyunca feodalite İslam toprağında alabildiğine boy attı, onlarca, yüzlerce Kureyş kabile ağası büyük arazi, çiftlik ve bahçe sahibi haline geldi.  

Bataklıkları kurutup bahçe/çiftlik haline getirmek için binlerce köle çalıştırmaya başladılar. Klasik arazi fıkhında bile toprak köleliği olmamasına rağmen Roma toprak düzenine dönerek toprak köleliği (plep/serf düzeni)) ihdas ettiler. Ve bunu büyük bir ihtirasla yaptılar.

Bataklığı kurutma işi tuzları temizleme ve süpürme şeklinde oluyordu. Bu nedenle buralarda çalışan kölelere “Şurciyyun” (tuzcular) ve “Kessâhun” (süpürücüler) deniyordu. Bu işten büyük tuz tüccarları ortaya çıkmıştı. Elde ettikleri tuzları dış pazarlara, hatta Doğu Afrika’ya satarak bunun karşılığında köle, abanoz ağacı ve altın alıyorlardı.

Böylece tuzu temizlenerek ziraate elverişli hale getirilen araziler kendi mülkleri oluyordu. Bataklıkları böylece çiftlik ve bahçe hale getiren kölelerin işi burada bitmiyordu tabi.

Kurulan büyük çiftliklerde şeker kamışı, pirinç ve pamuk başta olmak üzere imparatorluk şehirlerinin hububat, sebze ve meyve ihtiyacı karşılanıyordu. Özellikle şeker kamışının yetiştirilmesi; ekimi, büyümesi, sulaması, bakımı, hasadın toplanması, şekerin çıkarılması ve imal edilmesi, yılın oniki ayı süren ve yoğun emek isteyen oldukça nazlı tropikal bir bitkiydi. Bunun için yoğun bir köle emeği gerekiyordu.

İlginçtir Güney Amerika’ya Afrika’dan gemilerle götürülen köleler de örneğin tropikal bir iklime sahip Brezilya’daki şeker kamışı tarlalarında çalıştırılmıştı. Buralarda da 400 yıl boyunca kölelik kaldırılana kadar yoğun bir şekilde köle istihdam edilmişti. “Kapitalizmin en sevilen çocuğu şeker kamışı tarlalarıdır” sözü boşuna söylenmemiş.

Ancak Şattu’l-Osmani’de çalıştırılan köleler o kadar şanslı olamadılar. Bölgede kısa sürede ortaya çıkan yeni “Bahçe sahiplerinin” tarlalarında ölesiye, gece gündüz çalışmak zorundaydılar.

İmparatorlukta köleliğin kaldırılmasına dair hiçbir işaret de yoktu.

Kur’an’ın köleliği kınayan ayetlerini bayraklarına yazıp meçhule kılıç çekmekten başka yol görünmüyordu. Nitekim öyle yaptılar.

Bayraklarına “Fekku ragabe” (kölelere özgürlük!),

“Allah müminlerin canını ve malını cennet karşılığında satın almıştır” yazılı ayetleri yazarak başkaldırdıklarında, modern kapitalizmin doğmasına daha bin yıl vardı…

***

“Sahibuzzenc” (Zenci dostu/ lideri) diye anılan Ali b. Muhammed, Abbasilerin başkent olarak kullandıkları zamanlarda Samarra’da yaşıyordu. Abbasi halifesi Musta’ın döneminde İslam dünyasında başta Şiîler olmak üzere muhalif dünya “Mehdi gelecek, vahşet bitecek” beklentisi içindeydi.

İmparatorluğun dört bir yanında mehdi iddiasıyla ayaklanmalar birbiri ardınca patlak veriyordu.

Zenci lideri Ali b. Muhammed böylesi bir zamanda ortaya çıktı.

Şair ve edebiyatçı bir kişiliği vardı. Hat, gramer ve astronomide ilerlemişti, hocalık özelliği vardı. Abbasi başkentindeki lüks ve sefahati, ahlaki çözülüşü yakından gördüğünden “İçki buralarda su gibi akıyor/İnsanlar günah işlemeye ne kadar da düşkünler” diye dizeler yazdığını görüyoruz.

Adından da anlaşılacağı gibi soyunu Hz. Ali’ye dayandırdı. Çünkü muhalefet akımları eğer başarı kazanmak istiyorlarsa bu şemsiye altına girmek zorundaydı. Ortaçağ İslam dünyasında yeni bir dünya için muhalefetin ve umudun dili buydu.

Başkent Samarra’dan Bahreyn, Basra, Kufe, Bağdat gibi şehirlere giderek kuvvet toplamaya başladı. Çöl içlerinde bedevilerle görüştü. En güçlü katılım bugünkü Basra körfezi civarındaki bataklık bölgelerde çok ağır şartlarda çalışan zenci kölelerden geldi.

Kureyş toprak ağaları tarafından Afrika’dan bu bölgeye getirilerek kanallarda çalıştırılan tuz işçileri (şurciyyun) ve süpürme işçileri (kessâhun) akın akın Ali b. Muhammed’in davetine icabet etmeye başladı. Efendilerinden kaçan binlerce köle hareketine katıldı.

Ali b. Muhammed, bataklıklarda çamur deryası içinde çalışan köleleri ziyaret ediyor, coşkulu konuşmalar yapıyordu. Köleliğin sona ereceğini, efendilerinden kaçarak harekete katılanların özgür olacağını söylüyor ve Kur’an’dan ayetler okuyordu. En çok öne çıkardığı

“Allah mu’minlerin canlarını ve mallarını cennet karşılığı satın almıştır” (Tevbe; 9/111) ayetiydi.

Bu ayeti okuyarak Allah’ın kullarının insanlar tarafından alınıp satılamayacağını, yegâne satın alanın Allah olduğunu söylüyordu.

Keza Beled suresindeki “Fekku Ragabe” (kölelere özgürlük!) gibi ayetlere sık sık göndermede bulunuyordu.

Efendilerinden kaçarak harekete katılan kölelerin tekrar iade edilmesi için teklif edilen köle başına beş dinar tekliflerini reddediyor ve bu maceraya herhangi bir dünyevi gaye için girmediğini, amacının Allah rızası, özgürlük, adalet ve dindeki bozulmanın önüne geçme olduğunu söylüyordu.

Böylece giderek güçlenen hareket korsan eylemlere başladı. Abbasi kuvvetlerine baskınlar düzenliyor, gemilere el koyuyor, efendilerin konaklarını basıyor, ele geçirdikleri ganimetleri kölelere ve yoksullara dağıtıyorlardı.

En şiddetli çarpışmalar zengin toprak sahibi efendilerinin yaşadığı Basra şehrinde oldu. Binlerce zenci köle şehre girerek her yanı yakıp yıktı. Zengin konakları, şatafatlı evler, lüks villalar ateşe veriliyor, kendilerine engel olmak isteyenler kılıçtan geçiriliyordu.

Öfkenin pimi çekilmişti. Siyah öfke dalga dalga büyüdü, büyüdü… Bataklığın ortasında kendilerine bir şehir kurdular: El-Muhtare…

‘Özgürlük kenti’ anlamına gelen el-Muhtare aynı zamanda onların merkeziydi. İmparatorlukta efendilerinden kaçan ve özgürlük isteyen binlerce köle buraya geliyordu.

Zenci lideri el-Muhtare’de oturuyor, hareketi oradan yönetiyordu. İsyan giderek yayılınca bölgedeki şehir, kasaba ve köyler teker teker onlara geçti. Basra, Ahvaz, Übulle, Abadan gibi şehirleri de hakimiyetleri altına aldılar. El-Muhtare’de kendilerine özgü para bile bastırdılar.

Paraların ön ve arka yüzlerinde şunlar yazıyor: “Tek olan Allah’tan başka ilah yoktur. Muhammed b. Emiru’l-Mu’în… Allah’ın adıyla bu dinarlar 261 (873) senesinde Muhtara’da basıldı… Allah muminlerin canlarını ve mallarını cennet karşılığı satın almıştır. Onlar Allah yolunda savaşırlar… Muhammed Allah’ın elçisidir. Mehdi Ali b. Muhammed… Kim Allah’ın hükümleri ile hükmetmezse kafirlerin ta kendisidir. Dikkat edin Allah’tan başka hüküm koyan yoktur ve Allah’tan başka itaat edilecek yoktur…” (Bu paralar şu an Londra Biritishe ve Paris müzelerindedir).

Abbasi tarihçilerinin aşağılama ve suçlama dolu iddialarına rağmen zenci lideri gayet iyi niyetliydi. Hareketin sivil halka değil; bizzat toprak sahibi efendilere ve bunları destekleyen Abbasi devletine karşı olduğunu bizzat tarihçi İbnu’l-Esir bile söyler.

Ancak Zenc hareketi köklü bir proğramdan yoksundu. Nitekim Ali b. Muhammed’e Karmati lideri Hamdan b. Karmat’ın “Sende asker var, ben de ise proğram (mezhep), gel birleşelim” diye mektup yazdığını görüyoruz. Ancak bu teklifin zenci lideri tarafından neden kabul edilmediğini bilmiyoruz.

Zenci liderleri hutbelerine başlarken daima “Allahu ekber, La hükme illa lillah” diye başlıyorlardı . Bayraklarına bu türden ayetler yazmışlardı. Ali b. Muhammed’in konuşmalarına ve kullandığı sloganlara baktığımızda Ezarika Hariciliği ve Şiî Zeydiliği arasında gidip geldiği görüyoruz.

Neden böyle olduğu gayet anlaşılabilirdir. Çünkü Ezarika Hariciliği İslam tarihinde eşitlikçi ve anarşist fikirleri ile tanınmış bir guruptur. Halife seçiminde zenci-beyaz herkesi eşit görürler. İmametin Emevî-Haşimî farketmez soya bağlı olmasını reddederler. Bu nedenle Şiîliğin verasete dayalı Ehl-i Beyt imamet anlayışı onlara terstir. Ezarika Hariciliği İslam tarihinde genellikle ezilen ve horlanan sınıfların eşitlikçi ve devrimci mezhebi olarak bilinir.

Zenc hareketinin Şiî imgeleri kullanmasının ise Şiîlikte yeryüzünü adaletle dolduracak ve kötülüklerden temizleyecek “beklenen mehdi” anlayışının ezilen halk kitlelerinde uyandırdığı yankı sebebiyle olduğu anlaşılıyor.

Kısa sürede on binlerce zenci kölelin katılımı ile “Sahibuzzenc” (zenci kölelerin dostu/lideri/kurtarıcısı) haline gelen ancak kendisi bir beyaz olan Ali. Muhammed liderliğindeki bu hareket bataklık ortasına kurdukları özgürlük şehri el-Muhtare’de 14 yıl hüküm sürdüler. Vergi toplayıp civar şehir, kasaba ve köyleri kendilerine bağladılar. Efendilerinden kaçan binlerce köleden oluşan birlik ve orduları ile kurdukları şehirlerde ortaklaşacı bir üretim ve paylaşım düzeni yaratmaya çalıştılar. Büyük toprak sahipleri ve onların siyasi ve askeri koruyucusu merkezi imparatorluk (Abbasiler) ile defalarca üzerlerine kuvvet gönderilmesine rağmen ölesiye savaştılar.

Kendi kurdukları şehirlerde kısmî özgürlüklerine kavuşmuşlar ama düzenli bir programdan yoksun oldukları için tam bir yönetim de tesis edememişlerdi. El-Muhtare’de kurdukları düzen ortaçağ İslam dünyasının feodal geleneklerini tam aşamamıştı.

El-Muhtare’de kurulan yeni düzenin kısa sürede asıl amaçlarından uzaklaşarak, “karşı çıktığına benzeme” kadim hastalığına yakalandığını görüyoruz. Liderlerinin Abbasi sultanlarına özenerek şatafatlı hayat sürmeye başlaması üzerine bu sefer “içlerinden çıkan efendilere” öfke ve isyan sesleri yükselmeye başladı. Bir kez daha “acılar içinde doğan dinler ve devrimler, iktidara gelince rahat ve konfora gömülür ve yozlaşır” kuralı işlemekteydi… Sonra yine yeniden…

Zenc hareketinin devamı mahiyetindeki Karmatilerin el-Ahsa’da kurdukları şehre baktığımızda ise daha gelişmiş bir proğram ve eşitlikçi, ortaklaşacı bir düzen çabası görüyoruz. Öyle ki Karmatilerin dini, siyasi ve felsefi proğramları İslam tarihinde “İhvan-ı Safa” adıyla tanınmıştır. (Karmatileri başka bir yazıda ele alacağız).

***

Gelelim Zenc hareketinin ve liderleri Ali b. Muhammed’in akibetine… Abbasiler, Saffari ve Tolunoğulları tehdidi ile uğraşmakta olduğundan, Zen c hareketine köklü bir çözüm üretememişlerdi. Nihayet el-Muvaffak komutasında düzenli bir ordu ile zencilerin eline geçen şehirleri bir bir kuşatmaya başladılar. Önce ambargo uyguluyor, aç ve susuz bırakıyor, iyice güçten düşürdükten sonra köyleri yakıyor, şehirleri tarumar ediyorlardı.

Böyle böyle Zenc şehirleri el-Mani’a, El-Mansura ve Ahvaz düştü. Abbasi kuşatması Zenc başkenti el-Muhtare’ye yöneldi. Şehre giriş çıkışları kestiler. Ambargo bütün şiddeti ile günlerce devam etti. Var gücüyle asılan Abbasi ordusu şehri yok etmek, köleleri tekrar efendilerine teslim etmek ve köle liderini idam etmeyi kafaya takmış ve bunu bir “devlet gururu” haline getirmişti.

Bataklığın ortasında kurulan hareketin başkenti el-Muhtare’de günlerce göğüs göğüse çarpışmalar oldu. On binlerce köle “zincirlerinden başka kaybedecek bir şeyleri olmadığı” için ölümüne çarpışıyor, vuruşuyor, ölüyorlardı. Abbasi orduları adeta öldüre öldüre bitiremediler.

Dört bir koldan şehre son bir saldırı düzenlediler. Taş üstünde taş bırakmamacasına zenci köleleri kılıçtan geçirdiler. Liderleri Ali b. Muhammed’in etrafında vuruşa vuruşa ölüyorlardı. Nihayet Ali b. Muhammed, Ömer Muhtar’ın yalnız kalma sahnesi gibi tek başına kaldığı bir anda yakalandı.

Kendisine eman verilmesine, isyan boyunca çok cazip teklifler yapılmasına, mağlubiyetin ucu görününce yakın adamlarından kendisini terk edenler olmasına rağmen teslim olmadı ve vuruşarak ölmeyi tercih etti.

Öldürüldüğünde 48 yaşındaydı. Kellesi kesilerek mızrağın ucuna takıldı. Bağdat’a getirilip meydanlarda günlerce teşhir edildi. Bağdat’ın ‘yeşil sarıklı olu hocaları’, kölelerin ve cariyelerin hizmet ettiği ‘yeşil saraylarda’ “vatan, millet ve servet düşmanlarını kahreyle ya Rabbi!” diye dualar etti.

“Bahçe sahipleri” huzura garkoldu.

Kölelerin kurduğu el-Muhtare’de ise gökyüzüne yükselen dumanlar akbabalara karıştı. Kan ve ceset kokusundan şehre girilemez oldu.

Şehri baştan aşağı yıktılar. Cesetleriyle birlikte cayır cayır yaktılar. Geride hiçbir kalıntı kalmasını istemediler. 14 yıl süren isyanda İbnu’l-Esir’e göre 500 bin kişi öldü.

Bugün zenci kölelerin Dicle ile Fırat’ın birleşip Basra körfezine aktığı yerde, çalıştırıldıkları şeker kamışı ve pirinç tarlalarının ortasında kurdukları ve adına ‘özgürlük kenti’ (el-Muhtare) adını verdikleri şehirden kalma hiçbir kalıntı yoktur.

Ne filmleri çekildi, ne romanları yazıldı, ne de tek bir ağıt duyuldu. Adı: el-Muhtare idi. İslam’ın kayıp şehri el-Muhtare…

(Tavsiye kitap bkz: Siyah öfke: Ortaçağ İslam dünyasında Zenci kölelerin isyanı, Mustafa Demirci, Çizgi yayınları, 2005, İst.).

Alıntı: http://www.ihsaneliacik.com/2010/01/13/islamin-kayip-sehri-el-muhtare/